Buenos Aires, Arjantin


Bir Buenos Aires rüyası bu gördüğüm..

Denizi olmayan şehirlerde kaldı hep kalbim. Hep onlara aşık oldum nedense. Buenos Aires, o koca şehir içindeki naif duruşuyla, geniş caddelerindeki sakinliğiyle, Avrupai salınışlarıyla beni benden aldı. Arjantinliler kendi şehirlerini övdüklerinde hiç düşünmemiştim bu kadar ihtişamlı, bu kadar hayat dolu olsun.

Buenos Aires’e Paraguay’dan uçakla geçtik. Havayolu şirketinin servisleriyle 9 de Julio (9 Temmuz) Bulvarı’na kadar geldik. 16 şeritten oluşan 140 metrelik dünyanın en geniş bulvarının ortasında 1935 yılında yapılmış 67 metre uzunluğunda bir obelisk bulunuyor, adeta Buenos Aires’in simgesi gibi.

5 dakikalık bir yürüyüşle otelimizin bulunduğu Avenida de Mayo’ya vardık. Otel fiyatları çok uygun olmakla beraber bulunduğumuz bölge hem merkezi hem de oteller bölgesiydi. Bu durumda çok otel seçeneğiniz olduğunu düşünüyorum. Otele yerleştikten sonra yakın yerlere yürüyüşler yaptık. En yakınımızdaki ihtişamlı bina “Teatro Cólon”u  gördük ve “Pembe Köşk” olarak bilinen Plaza de Mayo’da bulunan Hükümet Binası. Bir anda birkaç muhteşem yapı görünce büyülendiğimi hissettim. Hele bir de her köşe başında bulunan kafelerden gelen tango müziklerini duyunca etkilenmemek imkansızdı. Buenos Aires için küçük Paris ya da küçük Roma diyebiliriz. Çünkü hemen hemen bütün binalar bitişik nizam 19. Yüzyıl sonu 20.yüzyıl başı yapılan modern mimariye sahip binalardı. Brezilya ve Paraguay’ı tanıdıktan sonra sokaklarda Avrupa’lı yüzler görmek de tuhaftı. Zaten Arjantin tarihine bakarsak keşfin ardından İspanyollar ve İtalyanlar yerleşiyor bu topraklara.Bu yüzden tanıdığım her Arjantinli dedesinin ya da büyük annesinin İtalyan veya İspanyol olduğundan söz ederdi. O yüzden Buenos Aires sokaklarında gezerken kendimi Avrupa’da hissetmem boşuna değilmiş. Hem insanların yüz hatları hem de giyim tarzları diğer Güney Amerika ülkelerinden uzak. Boşuna Güney Amerika’nın Avrupa’sı dememişler Buenos Aires için.

İkinci günkü gezimizde bu büyük şehri gezmenin en azından bir özeti olsun diye kolay yol olan Turistik Otobüslere bindik. Tüm gün boyunca en fakirinden, en modernine birçok semti görme imkanı bulduk.Bunların en başında gelen,en heyecan verici yerlerden biri olan Boca Juniors takımının semti, varoş diyebileceğimiz kıvamda bir kenar mahalle ancak keşke bütün fakir mahalleler bu denli renkli olsa, nefes alsa. Caminito/ Boca isimli renk renk binalarla iç içe bu mahalle tamamıyla turistik bölge.

La Boca’daki renkli evlerin hikayesi  de ilginç. Burada eskiden beri oturan liman isçilerine o zamanlar para yerine artan mallardan verilirmiş, en çok ta gemi boyası verilirmiş, onlar da ahşap ve saçtan yapılmış evlerini rengarenk boyarmış, bu gelenek bu güne kadar kalmış, her yer rengarenk. En çok turistik eşyayı bulabileceğiniz,turistik restoranlarda küçük tango şovları izleyebileceğiniz bir yer. Ressamlar, hediyelik eşyacılar ve hatta tango yapan dansçılar köşe başlarında. Özellikle bahsetmek istediğim bu dansçıların belli bir ücret karşılığında (25 Peso) sizinle dans figürleri yapıp fotoğraf çektirmek. Oldukça enteresan ve heyecan vericiydi benim gibi danstan anlamayan biri için..

Ardından otobüse tekrar binip San Martin meydanında indik, buradaki tehlikeli yerlerden biri olan otobüs terminaline şöyle bir göz atıp Retiro ve Plaza de Mitre’de ki  Evita anıtını fotoğrafladık. Bu rotalardan bir diğer hoşuma giden semt ise “Belgrano” idi. Burada tipik Arjantin hayatını gördük. Merkezde gördüğümüz yüksek binaların yerine burada daha makul 3-4 katlı binalar vardı ve insanı yüksekliğiyle korkutmuyordu.Bir öğle yemeği yedik ilk gördüğümüz pizzacıda.Burada tıpkı İtalya gibi pizzacılar sıklıkla görülebiliyor ve bu pizzacılarda bizim mutfağımızdaki  poğaça türünde “empanada”lar da yapılıyor. Aslında akşam yemekleri için kırmızı et en çok meşhuru buraların ama etle aram olmadığından ve 10 cm.’lik etin içini kırmızı, pişmemiş gördüğümden hiç yanaşmadım bile. Enerji topladıktan sonra biraz alışveriş yapıyor ve otobüsümüze binip bu kez de daha elit bir semt olan “Recoleta”ya doğru hareket ediyoruz. Bir nevi Nişantaşı diyebiliriz, çünkü mağazaları, evleri, sokakları ve insanlarıyla gözümün önüne gelen ilk yer Nişantaşı oldu. Saat 19.30 civarında turu yine obelisk bölgesinde bitirdik ve otelin sokağında yürürken  bir restoranda tango şovu gözümüze çarptı. Yaklaşıp saatlerine bakmak isterken dansçıların bilet sattığını gördük ve gelmemiz için ısrar ettiler. Onlarla konuşurken İstanbullu olduğumuzu söyledik ve ardından bizden birkaç gün önce onlarda bir dans yarışması için İstanbul’a geldiklerini söylediler. Tabii ki aramızda duygusal bir bağ oluştu ve gitmezsek olmazdı. 21.30’da başlayan canlı müzik ve muhteşem tango gösterisi bir şişe Arjantin kırmızı şarabı eşliğinde bizi mest etti ve bir saatin sonunda dansçıların akrabalarıyla da tanışıp sohbet ettikten sonra ayrıldık.

Üçüncü günümüzde biraz uykuya yenildik ve geç kalktık. Otelimizin güzel kahvaltısıyla enerji toplayıp yollara koyulduk. İlk durağımız “Teatro Cólon” oldu. Bugün içinden görmeliydik. 1902 tarihli yapı içerden Dolmabahçe Sarayı’nı andırıyordu. Tabi her yer için ufak benzetmeler yapsam da hepsinin insanda uyandırdığı zevk apayrı. Tiyatro yalnız gezilemiyor, bir rehber eşliğinde İngilizce ya da İspanyolca dillerinde anlatım yapıyorlar. Şansımıza opera öğrencisi de olan harika bir rehber sayesinde gezimiz unutulmaz oldu. Tiyatro etkileyici yapılardan biriydi, Buenos Aires’te gördüğüm. İhtişamı dışarıdan olduğu kadar içeride de görülmeye değerdi ve tiyatro salonu çok büyük ve balkonlarla desteklenmiş, ışıl ışıl bir bölümdü.

Tiyatrodan sonra Retiro bölgesinde “Plaza de Mitre”ye yakın bir yere geldik. Önceki gün gezdiğimiz yerlerin içinden eledik ve en ilgi çekici, zaman yettiremediğimiz bölgelere tekrar uğradık. Buradan Evita Anıtı’na tekrar selam verip, Recoleta’nın hemen üstünde bulunan Recoleta Mezarlığı’na geldik. Çok hoş bir gezi olmasa da mezarlıklar etkilenilmeyecek gibi değildi. Tıpkı bir tapınak görüntüsünde 1800’lü yıllardan kalma mezarlıklar kimisinin camları kırık, birçoğu çok iyi durumda bizi şaşırttı. Bir turist grubunun peşine takılıp Evita’nın (Eski başkanın eşi Eva Peron) mezarlığını bulduk. Evita Arjantinliler için önemli bir simge olmuş, turistler içinse filmden ötürü bir merak konusu. Mezarlığın yanındaki kiliseye de bir göz attıktan sonra gezimize devam ettik. Bu arada Buenos Aires’te ya da bir başka şehirde/ülkede kiliselere girmek –saygı çerçevesinde- hiç kimseyi rahatsız etmiyor. Alıştığımız türde ihtişamlı kiliselerden ziyade birçoğu sade bir stil yansıtıyor.

Gidip görülmesi gereken bir diğer durak da Puerto Madero. Bu limanda bulunan” Puente de las Mujeres” Kadınlar Köprüsü’nü de Bilbao’daki köprüyü yapan ve köprüye adını veren mimar Calatrava yapmış. Köprünün bir özelliği yok ancak “Rio de Plata” Gümüşten Nehir  görmeye değer.  Fragata Sarmiento okul gemisi eski limana zincirlemiş ve 1899-1938 yılları arasında tam 40 kez dünyayı dolaşmış olmasına rağmen şu an müze olarak çok cüzi miktarda bir ücretle içi gezilebiliyor. Şu an kullanılmayan liman, sadece açık hava gezintileri için, restoranlara çamur rengi suyuyla manzara oluşturabilmesi için güzel bir fon olmuş.

Son günümüzde Buenos Aires’te San Telmo adındaki antikacılarla dolu eski, kendine özgü sakinliğiyle dikkat çeken bu mahalleye geldik. Kimi pasajlar, kimi kendine ait dükkanlarda satışını yaparken gördüğümüz birçok antika eşyadan gözlerimizi alamadık. Örneğin, tablolar, eski yemek takımları, koltuklar, masalar, parıltılı lambalar ve daha bir çoğu. Bu tür dükkanları gezdikten sonra yakınlarda bulunan bir Danimarka Kilisesi görmek istiyoruz, kiliselerden yana tarzımızı biraz değiştirerek. Ancak Pazar günü ayinleri haricinde açık değildi, dışarıdan bakıldığında hoş bir mimarisi olan, tipik kırmızı tuğlalarla inşa edilen bir kiliseydi. Dinlenmek için San Telmo meydanında bulunan çay bahçesi görünümlü restoranlardan birine oturup soğuk bir şeyler içip kendimize geldik, aynı zamanda gözlerimizi de tango yapan iki amatör dansçıyla dinlendirmiş olduk. Bu arada eğer yanınızda topuklu ayakkabılarınızı taşırsanız birkaç ders de tango öğrenmişliğiniz varsa, dansçılar sizi dansa kaldırmak için sıraya geçiyorlar.

Gezimizin son noktasında Teatro Colon’un hemen yanında bulunan bir Sinagog’u ziyaret ediyoruz. İçerden çok şahane,değişik olmamakla beraber merakımızı gideriyor ve tabii ki rehberin bize anlatmış olduklarıyla da aydınlanmış oluyoruz.

Buenos Aires rüyası da 3 günün ardından bitiyor ve biz zihnimize kazımış olduklarımızla Uruguay’a doğru yola devam ediyoruz.

14-15-16 Şubat   2012

Nurhan Bağcı

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s