Masal Kahramanları’nın Kenti: Venedik

Gezmeyi seven herkesin mutlaka görmek istediği yerlerden birindeyim, göreceklerimin heyecanıyla bindiğim tekne ilerlerken bir yandan da coğrafyayı algılamaya çalışıyorum. Kazıklarla belirlenen güzergahımızda ilerlerken önümüze bir çok alternatif çıkıyor, hangisini seçeceğimizi tahmin etmeye çalışıyorum, bu durum giderek bir oyun haline geliyor. Fotoğraflardan tanıdığım yapıları görene dek devam ediyorum bu oyuna, sonra onlara bakarak Venedik’in neresinde olduğumuzu algılamaya çalışıyorum. Saat Kulesi, Dükler Sarayı, Aziz Marko Kilisesi derken kıyıya yanaşıyoruz.

Önce ‘Gördün mü?’ sorusuna hayır cevabı veremeyeceğim yerleri görmeliyim. Bütün gezi kitaplarının en başında yer alan bu yerler nedense anılarda en az yer tutanlardır. Daima bir kalabalıkla gezilir bu tip yerler, sanki hac yeriymiş gibidirler. Girişleri pahalı, kuralları sıkı ve görevlileri mümkün olduğunca terstir.   Bu kadar övülen güzellikler içinde nasıl bu kadar mutsuz olduklarına hayret ederek etrafı iyice inceliyor, ‘Acaba bir şey kaçırdım mı?’ ile ‘Etrafı devirmesem bari.’ tedirginliği arasında gidip geliyor ve sorulara gururla cevap verecek kıvama geldiğimi hissedince yavaşça çıkışa yöneliyorum.

Elimde uzun bir liste ve görmek istediğim çok yer var, şaşkın bir şekilde sokaklarda yürüyorum, etrafıma doyasıya bakarak şehri algılamaya çalışıyorum. Kanalların arasına sıkışmış sokaklarda birbirinden güzel, masal kahramanlarının yaşaması için tasarlanmış binalara bakarak ilerliyorum.
Önüme çıkan her yol ayrımından sapıyor ve merakla etrafıma bakıyor, yapanları, yaşananları, yaşayanları düşlüyorum. Bir süre sonra gezi listemi unutuyor, sonra tekrar hatırlıyor, nerede olduğumu anlamak için etrafıma ve haritaya bakakalıyorum. İşin içinden çıkamayınca birinden yardım istiyorum, haritaya şöyle bir bakıyor ve parmağıyla nerede olduğumu gösteriyor, peki ben buralara nasıl gelebildim? Doğru tarafa yönelip bir kaç sokak ilerleyince yön duygumu tekrar kaybediyorum.

Artık göreceklerimden umudu kestim, geri dönüş yolunu bulmaya çalışıyorum. Bazı yerlerde sokaklar kalabalıklaşıyor, arkalarına takılıyorum, amacım bir caddeye (hem de Venedik’te !) çıkmak. Ancak kalabalıklar bir anda toplanıp dağılıveriyorlar sanki, anlıyorum ki kalabalıklar mekanla değil, zamanla ilgili burada. Bir süre daha yürüyüp bir duvarın üstüne oturuyorum. Elimdeki sandviçten bir lokma alıyor, boş gözlerle etrafı seyrediyorum. Haritayı elime almaktan korkuyorum artık, biraz soluklanmalıyız ikimiz de, çok yorulduk. İnsanları seyrediyorum bir süre. Hiç kimsede telaş yok, yetişmeleri gereken yerler bekleyebilir, sanki ‘acele’ kelimesi giremiyor bu kente. Turistler de bu şehre ayak uydurmuşlar, ‘daha fazla yer görelim’ demek için gezi güzergahlarının diğer kentlerini bekliyorlar besbelli. Bu arada farkediyorum ki geldiğimden beri aynı yüzü iki kere görmedim, oysa turistik yerlerin en güzel oyunudur bu. Aynı yerlerden keyif almaları buyurulmuş insanlar topluluğu sürekli birbirleriyle karşılaşır, yol arkadaşınıza tarif etmek için gördüğünüz yerlerle adlandırırsınız bu insanları, hatta bazen selamlaşır, tanışırsınız. Oysa Venedik’te bu pek mümkün değil, sanırım diğerleri de benim gibi şehrin ummadıkları başka yerlerini görerek yorgun dönüyorlar otellerine.

Venedik’te gezdikçe anlıyorum ki burası gerçek bir masal kenti, zamanla konuşmamayı, sadece anlattıklarını dinlemeyi öğreniyor insan. Görmek istediklerini onun istediği zaman ve onun istediği sırayla görebiliyorsun. Hiç şikayetim yok, kendimi keyifle kollarına bırakıyor, sunduğu hoş sürprizlere bayılıyorum. Haritam ve gezi listem de tatilde artık, ellerim cebimde kanalların arasında ıslık çalarak dolaşıyorum.

Ayrılık vakti için kelimenin her anlamıyla erken; şehir uykusundan yeni yeni uyanmakta hala ve ben bu şehre doyamadım. Güneşin nazlanarak gelişini belirttiği bu saatlerde çok az kişi var sokaklarda, sonra hepimiz bir vaperetto’ya doluşuyoruz. Gezmek için gelenlerin hepsi uykuda, şehir halkıyla beraberiz sadece. Benim görmek için binlerce kilometre geldiğim şehirde yaşıyorlar ama hiç umurlarında değil. Daha güzel rüyalar için uyuyorlar, daha güzel haberler için gazete okuyorlar sanki. Nefesleriyle oluşan buğuyu elimle temizleyip dışarı bakıyor, son bakışların hüznüyle veda ediyorum. Bir hareketlenme olunca istasyona yaklaştığımızı anlıyorum. İskelenin hemen karşısında bulunan istasyonun kapısı sanki bir lavabo deliği gibi, etraftaki insanları toplayıp yutuveriyor. Tren hareket ederken uyanıyorum masaldan, gördüğüm arabalara, kamyonlara, otobüslere, gemilere, binalara, insanlara inanmayacakları bu masal kentini anlatmak istiyor, çok çabuk vazgeçiyorum.

Uğur İşler
Reklamlar